17 Mart 2016 Perşembe

Yine Bir İş Mülakatı... -Gergin Bey ve Dildo Hanım-

   Ülkemizde son 10 yıl içerisinde ismini duyurmuş bir Fransız kozmetik firmasının, mağaza zincirlerindeki satış danışmanlığı pozisyonu için gittiğim görüşmeyi anlatmak istiyorum. Başlangıçta bu markanın ismi ile beraber, çalışma ortamını da görünce çok sevinmiş ve heyecanlanmıştım. Onca iş denemem sonrasında, istediğim departmanda ve seveceğimi düşündüğüm bir iş ortamının içerisinde yer alacak olmak beni fazlasıyla mutlu etmişti.
   Birkaç hafta önce, tanıdık aracılığı ile tanıştığım, firmanın oturduğum semtteki mağaza müdürü ile gerçekleştirdiğim görüşme onca heyecanıma rağmen iyi geçmişti. Mağaza müdürü Hakan Bey beni bölge müdürü ve genel müdür ile görüşmem için haftanın ilk günü arayarak, bir sonraki gün saat 3’te görüşmenin genel merkezde gerçekleşeceği ile ilgili bilgilendirdi.
   Sabah erken saatte kalkıp hazırlandım ve çok da geç olmadan öğle saatlerinde yola koyuldum. Tabi malum İstanbul'un trafiği karmaşası derken bir saat önce vardığım genel merkezin girişindeki kafede bir kahve içip yukarı çıktım. Plazanın girişinde güleryüzlü çok cici bir kıza kimliğimi verdikten sonra, firmanın genel merkezinin bulunduğu kata çıktım. Plaza girişindeki kızın aksine; firmanın ön bürosundaki gözlüklü, ablak suratlı, daha doğrusu suratsız bir kız “Ne için gelmiştiniz?” diye sordu. Karşılamanın verdiği şokla bir süre bir şey diyemeden kızın suratına bakakaldım. Bi hoş geldiniz, bi buyrun efendim de di mi! Nerde… Her şeyin bir üslubu vardır. Ne için gelmiştiniz ne demek? Doğru cümle, “Size nasıl yardımcı olabilirim?”dir; öğren ablak kızım… 
   “İş mülakatı için gelmiştim” dedim. “Sizi toplantı odasında beklemeye alacağım” dedi. Odaya bir girdim ki kokoş, burnu havada kadınlar kulübü. İçlerinde en genç benim herhalde diye düşündüm. Derken benden sonra iki bey geldi. Onlar da mülakata katılacaklarmış. Biri genç, diğeri orta yaştaydı. Şöyle bir dönüp diğer bayanlara baktım. İki tanesi benden gençti ama diğerleri belli ki otuzunun üzerindeydi. Toplam 16 kişi olduktan sonra, bir bir görüşmeye alınmaya başlandık. Fakat her giden yarım saat sonra çıkıyor. En sonunda heyheylerim geldi, çıktım bir sigara yaktım. Saat iki buçukta geldiğim salondan, saat beş buçukta mülakat için bir odaya alındım. Odaya girip tokalaştım. Dildo hanım karşıma, Gergin Bey karşı çaprazıma oturdu. “Seni tanıyalım Anı” dediler. Başladım anlatmaya, şuradan mezun oldum, daha önce şu işlerde çalıştım vs… Gergin Bey, işlerden ayrılma sebeplerimi sordu. Son işimden ayrılma sebebimin anne ve babamın boşanması olduğunu söyleyince, Dildo Hanım, “Kaç yıllık evliydiler?” diye sordu. “35 yıl” dedim. “Ay benimki de 35’ten sonra beni boşayacakmış” dedi ve Gergin Beyle şakalaşıp gülüştüler. Bana neyse… Hadi onu geçtim, annemle babamın boşanmasından ona ne… Yetmiyormuş gibi Dildo dönüp bana, “Neden boşandılar?” diye bir soru daha sordu. “Özel sebeplerle” diye cevaplamamın üzerine, Gergin Bey “Seni tanıyabilmemiz için aile yaşantını da bilmemiz gerek” dedi. Onca aracı yüzünden el mahkum, cevaplamak zorundaydım. “Babam mal kaçırma işine girince, annem boşanmak istedi” dedim. Dildo, “Kalk ayağa da bi boyunu, posunu görelim” dedi. Sanırsın karpuz alıyor, utanmasa popoma şaplak atacak. Ayaklandım ama içimden, -reklam ajansına geldim de haberim mi yok- diye geçirirken, “Ay saçında ne uzunmuş senin” dedi. Tekrar yerime oturduktan sonra aramızdaki diyalog şöyle gelişti:
Dildo: Neyse konumuza dönelim Anı. İşe başladıktan sonra eve sen mi bakacaksın?
Ben: Hayır. Kendi özel ihtiyaçlarım için para kazanacağım. Evi çeviren annem ama bende herkes gibi bir miktar aileme destek olacağım tabii ki.
Gergin: Peki Anı, aracının seni istediği değil de başka bir mağaza olsa çalışabilir misin?
Ben: Tabii… Çalışmak istediğim için buradayım.
Dildo: Yani evime yakın olayım da az kazanayım mı, yoksa uzak olsun da çok para kazanayım mı diyorsun?
Ben: Para kazanıldıktan sonra mesafe önemsiz…
Dildo: Neden kozmetik işinde çalışmak istiyorsun?
Ben: Kozmetik diye sınıflandırmadım. Satış danışmanlığının her alanında çalışabileceğime inanıyorum.
Gergin Bey: Peki, kozmetikte çalışma isteği neden?
Ben: Kariyer hedefim satış danışmanlığı, yani bunun hangi dalı olursa olsun. Açık konuşmak gerekirse, kozmetik hiç düşünmemiştim. Genelde tekstil firmalarına yaptığım başvurular var. Ama böyle bir fırsat çıkınca karşıma, “Neden olmasın” dedim.
Dildo: Yani ben anlayamadım. Kozmetik işinde çalışmak istiyor musun?
   Kıt karı. İki kez aynı cevabı farklı şekillerde vermeme rağmen, hala bunu sorgulamaya devam edince kafamda iki tane soru oluşmuştu. “Ya sabrımı zorluyor; ya da gerçekten beynindeki küçülme sebebiyle anlama kaybı yaşıyor” dedim.
Ben: Daha önce de dediğim gibi bunu kozmetik alanı diye değerlendirmedim. Satış danışmanlığı olarak düşündüm.
Gergin: Ben anladım.
İçimden: “Şükür”
   Son olarak maaş beklentim hakkında konuştuktan sonra, Dildo Hanım (ki hanımlığı bu ikinci densizliğine bakılınca tartışılır) bana öyle bir soru sordu ki cevap vermekte zorlanmak bir yana dehşete düştüm. Açık açık seks hayatımı sordu. O şok ile “Anlayamadım, yani normal” dedim. Bu ne hadsizlikti! Saygı duyduğum, benim bu görüşmeye katılmama etkisi olan insanlar, aracılar olmasa, “Çok merak ediyorsanız, yatağa üçüncü gelin” derdim. Bu terbiyesizliğe, ancak böyle terbiyesizce bir cevapla karşılık verilebilirdi.
   O gün, o odada, masanın üzerinde resmen çıplak kalmış gibi hissettim. Bana bu soruları sorarken utanma hissini yitirmiş bu yaratıkların yerine ben utandım, tiksindim… Şimdi yazmaktan ve bunu paylaşmaktan başka yapabileceğim hiçbir şey yok. Hak arayamıyorum çünkü somut kanıtım yok. Sadece bunları, bu şekilde dile getirerek kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. Dilerim ki bu paylaşımımı okuyanlar bana yardımcı olabilir… Böyle bir görüşme benim şanssızlığım mıydı? Yoksa onca iş görüşmesine katılmama rağmen, böylesine ilk defa şahit olduğum bir durum mülakatlarda doğal mı? 

28 Ocak 2016 Perşembe

Bu ne ilgi, Bu ne alaka...

   Sürekli alışveriş yaptığım bir markanın farklı bir mağazasına girdim. Aradığım tek bir ürün vardı. Siyah, suni, kürk boyunluk... Markanın indirim dönemine denk geldiğim için mağaza tıklım tıklım dolu; bırak istediğim ürünü bulmayı, reyonlar arası gezinmeye bile zorlanıyordum.
   Derken şans eseri bir görevli personel buldum. Normalde çalışanlarının kasıntı olduğu bu markanın bu mağazadaki görevlisi fazlasıyla güler yüzlüydü. Aradığım ürünü söylediğimde, “Kalmadı ama ben gene de bir depoya bakayım” diyerek koşarak gitti. Mağaza insan dolu, reyonlar alt üst olmuş, herkes bir şey soruyor çalışanlara, ama görevli benle ilgileniyor. Çok hoşuma gitti. Kendimi kraliyet ailesi mensubu sandım o an. Birkaç dakika sonra aynı hız geri geldi. “Bizim mağazada kalmamış, ama şu şu mağazalarda varmış” dedi. Öyle bir hevesli o ürünü almama. Sanki parası onun cebine girecek. “Başka bir sorunuz yoksa diğer müşterilerle ilgilenmeliyim” dedi. Ben teşekkür ettikten sonrada iyi günler dileyerek uzaklaştı.
   Bir iki reyon bakma bahanesiyle, o personeli izlemeye koyuldum. Reyon falan düzeltmek değil de, tek görevi müşteri memnuniyetiymiş gibiydi. Herkese “Nasıl yardımcı olabilirim” diye soruyor, pıtı pıtı koşturuyor, hallediyor, satış yapıyordu. Helal olsun vallaha… Her markanın böyle, en az bir personeli olmalı bence...

22 Ocak 2016 Cuma

Şehirdekilerin Tahammülsüzlüğü

   Akşamüstü saat 4’tü… Kadıköy'e gidecek otobüsü bekliyordum durakta. Yolculuğum yaklaşık bir saati alacaktı. Ama malum en büyük derdin trafik olduğu bu şehirde; bir semtten, hemen bir sonraki semte geçiş bile bazen yarım saatini alabiliyor insanın. Nitekim de tahmin ettiğimden yarım saat daha fazla sürdü. Artık sebebi okul servisleri miydi, yoksa işten erken kaçıp eve gitme derdi ile arabalarına atlayanlar mı; bilinmez…
   Daha durakta iken başladı her şey… Durak tıklım tıklımdı. Bu yüzden bende diğer bir çok insan gibi; kaldırımda, durağın hemen arkasındaki boşlukta bekliyordum. Başı kapalı bir bayan, sigarasını yakmak için çabalıyor, ardı ardına çakmağını çakıyordu, ama nafile… Gazı bitmişti büyük olasılıkla ve çevresindeki kimse ateş uzatmıyordu. Sanırsın herkes yeşilaycı... Oysa bayanın hemen yanındaki amcanın sigara içmekten bıyığı sararmış; bir diğer yanındaki sigara içen bayan ise, yan gözle çaresiz bayanı süzüp sonra başını çevirmişti. Birkaç kişi ötemde çabalayan bayana doğru ilerledim ve çantamdan çıkardığım çakmağımı verdim. Teşekkür etti ve ardından sigarasını yakarken, tam o sırada 35-40’ların da bir çift aramızdan geçiyordu. Bayan, “Cık cık! Ne terbiyesizlik, ne görgüsüzlük” dedi. Eşi de, “Bir bayan ulu orta ayakta sigara içer mi” dedi. Tam o sırada ağzında, ucu yanan sigara ile şoka giren kadıncağızı savunmak için “Size ne be” diye sesimi yükselterek cevap verdim. Anaaaammmm, vermez olaydım. Adam geri döndü, yüzüme doğru eğilip “Sus! S.kerim seni” dedi. Yırtık bir yapım olmasına rağmen o an donakaldım. Çevremdeki insanlarda bunu duymuştu ve kimse hiç bir şey yapmıyor, söylemiyordu. Herkes yola bakıyordu. O an bir uzay boşluğunda hissettim kendimi. Kadıncağızla birbirimize bakakaldık bir süre. “Lütfen kusura bakma” dedi, “önemli değil” diyebildim sadece....
Bineceğim otobüs geldi. En son ben bindim, akbilimi bastım, oturacak bir yer bulmak için döndüm ve bir adım attım. Ancak adım atmamla beraber şoför “Ebeni s.keyim senin. Böyle mi yapılır” dedi. Akbili mi yanlış bastım, n'oluyor diye döndüm baktım. Motosikleti ile karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir adama diyormuş. Beklesen n’olur! Gidiş geliş iki şeridin arasında kalmış adamcağız. Şoför ana bacı sövdü, sonra hareket ettirdi otobüsü.
   Çok şeritli yola çıktığımızda ise durum daha vahimdi. Sanırsın herkesin bir acelesi var. Kırmızı ışık söndüğü saniyede başlıyor kornalar çalmaya… Derken bir ışıklarda beyaz sedan bir araç, sapaktan çıkan bir araca yol verdi. Ancak arkasındaki aracın sahibi, kornaya var gücüyle basınca gaza yüklendi ve yol vermeye çalışan araçla burun buruna geldi. Herkes arabasından indi ve atışmaya başladı. Yahu on saniye için ne gerek vardı kaş göz dağıtmaya… Olay olurken bizde tam yanlarındaydık. Şoför aracı durdurdu. Kavgayı izliyor. Velhasıl yolculardan bir iki kişi tepki gösterince harekete geçtik. Hemen yanımda oturan teyze, şoför için “Az önce, iki dakika geç kalacak diye gariban motorluya tonlarca küfretti; şimdi yarım saat seyreyledi” dedi. Güldüm. “Gülme evladım. Ağla şu halimize, eskiden böyle değildi. Saygı vardı” dedi.
   İneceğim durağa yaklaşıyorduk. Düğmeye bastım ama kaptan duracak gibi değil, son hız gidiyor. Elli metre kadar kala öyle bir frene bastı ki, ön camdan fırlayacağım sandım. Oturanlar bile sıkı sıkı bir yerlere tutunmaya çalışıyordu.
   Neyse ki inmiştim otobüsten. Bir buçuk saatlik şehir içi yolculuğumda, teyzenin de dediği gibi; ağlanacak halimize, şehre güldüm. Şimdi ise bir sorumlu arıyorum tüm bu olanlara. İnsanlar beyni olan, vicdan, saygı, sevgi gibi değer ve duygulara sahip canlılar değil mi? Herkes masum… Yazarken fark ettim ki günün tek bir suçlusu var: Çakmak...


13 Ocak 2016 Çarşamba

İş Mülakatı Sırasında...

   Bir kaç gün önce iş mülakatı sırasında, adım adım neler yaşadığımı anlatmıştım. Fakat yazımı çok fazla uzatmak istemediğim için, içinden çıkardığım bir bölümü şimdi anlatmak istiyorum.
   Toplu görüşme sırasında 20-25 kişilik bir grup olarak bir sınıfa alınmıştık ve firmayı tanıtan bir kısa film izlemiştik. Sonrasında insan kaynakları görevlisi kendisini tanıttı, departmandan bahsetti falan derken genç bir bay, “Firmanız bünyesindeki, her markaya başvuru yapabiliriz, değil mi?” diye sordu. Görevli arkadaş, “Tabii, neden olmasın” dedi. “Hani cinsiyet farkı sorun olmaz yani, öyle mi?” diye sordu. Sınıftaki herkes bu soruyu garipsemişti ve tüm kafalar bu genç baya döndü. Adaşım olan insan kaynakları görevlisi bayan, “Ne demek istediğinizi anlayamıyorum” dedi. “İç çamaşırı markanızın mağazasında çalışmak istiyorum. Ama sadece bayanlara yönelik ürünler ürettiğiniz için sordum” dedi. Görevli de bunun üzerine, “Sorunuz için beklediğiniz cevabı, ilk sorduğunuz soruda almıştınız zaten. Her markaya başvuru yapabilirsiniz demiştim diye hatırlıyorum” diyerek genç bayı bozdu.
   Genç bayın soru sormasından cesaret aldığını düşündüğüm hemen arkasında oturan, orta yaşa yaklaşmış başka bir bay, “Ben aslında yöneticilik için başvuru yapacaktım” dedi. Görevli bu sefer ona dönüp “O zaman burada işiniz ne?” diye sordu. Birçok kişi gibi bende kıkırdamaya başladım. Güldüğüm belli olmasın diye de başımı öne eğip elimle ağzımı kapattım. “İşte bir firmada yöneticilik için, önce alt departmanlarda başlamak gerek diye düşündüm” diye bir şeyler geveledi. Görevli arkadaş, hepimize birden dönerek “Herkes bir işte ilerlemek ister. Kim ister ki sabit kalsın. Yükselmek herkesin hedefidir. Buraya hepiniz yeni bir başlangıç için başvuru yaptınız. Ama deneyimli, ama deneyimsiz… Çalışma süresi içerisindeki deneyim ve başarılarınız sizi yukarı çıkaracaktır” dedi. Bayanın konuşması biterken, beyefendi “Tabii, tabii” diye bayanı onaylarcasına şeyler diyordu. Sanırsın yıllardır firma bünyesinde çalışan biri de, bayana destek olarak geldi...
   Görevli dışında bir tek kendisinin sesi çıkıyordu sınıfta. Bayan, beyefendiye dönüp “Daha önce mağazacılık alanında en az bir yıl süre ile gerçekleştirdiğiniz bir deneyiminiz varsa; satış danışmanlığı yerine madem hedefiniz yönetim, açık pozisyon olduğu takdirde oraya başvurunuzu yapın. Böylece hem sizin için bir zaman kaybı olmaz, hem de buradaki arkadaşlarınızdan birinin hakkını yememiş olursunuz” dedi. O an ayağa kalkıp “Yürü be… Kim tutar seni” diyerek alkışlayasım geldi görevliyi… Beyefendi ise, sus pus büzüldü kaldı olduğu yerde. Ben onun yerinde olsam, o an kalkar giderdim o sınıftan...

11 Ocak 2016 Pazartesi

Ahmet Beyler

   Bir kaç gündür yazamıyorum. Sinüzit ağrısı beni yatak döşek etti resmen. Ama gel gör ki; çocukluk arkadaşımın eşinin tanıdığı bir grubun, cuma akşamı, Kadıköy Gitar Kafe’de sahne alacağını duyunca ağrıyı falan unutup hazırlanmaya başladım. Normalde sekizde buluşacakken, 9’a doğru ancak toparlandık Altıyol’da… O gün buluşmaya gelen başka bir arkadaşım da beni karşısında görünce, “Baş ağrısından yatmıyor muydun sen?” diye sordu. “Bana gezme de, kendimi bile unuturum” dedim. “Doğru, gezenti seni...” dedi güldü geçti.
   Neyse… Kafeye girdik. Küçük bir mekan. Ama çok sıcak ve samimi… Çalışanlar da çok ilgililer. Tüm masaların dolu olmasına rağmen, sahnenin hemen yanındaki koltukta rica minnet yer ayarladılar. Arkadaşım, eşi ve diğer arkadaşım oturdu. Koltukta benim koca popomun ancak yarısının sığacağı kadar yer kaldı. Ve ben sahne önünde ayaktaydım. Hemen döndüm ve şap diye oturdum. Oturdum oturmasına ama popomun ortası koltukta, yanları ise arkadaşlarımın kucaklarında. İtiş kakış en sonunda sığdırdım kendimi.
   Biz geldiğimizde çoktan başlamışlardı. Yani neredeyse performanslarının ortasına gelmiştik. Yerleşmemizle beraber seslerine ve müziklerine dalıp gittik. Rock beklerken çok farklı bir müzikle karşılaştım ve etkilendim. Pop, etnik, rock neredeyse her şey vardı müziklerinde… Her bir şarkısında farklı bir coğrafyayı gezdim. Gezdiğim yerlerin kültürlerini ya da insanlarını, yada duygularını söylediler bize. Eğlenceliydiler, kendileri ile dalga geçip herkesi gülmekten kırdıkları anlar da oldu; musiki eşliğinde çok farklı duygulara götürdüğü anlar da…
   Bir ara sigara içmeye çıktım. Bir döndüm ki, arkadaşımın eşi sahne de… Doğaçlama şarkı söylüyor. Meğer grubun her performansında uyguladığı bir etkinlikmiş bu. Beraber şarkı yapmak… Daha bir sardı beni, daha bir sevdim… Çocukluk arkadaşıma “Grubun adı ne?” diye sordum. “Ahmet Beyler” dedi. “Hoşgeldileeerrr. Dalga mı geçiyorsun” dedim. “Hayır ciddiyim” dedi ve koptuk. Şirin de bir isim. Her şey vardı bu grupta… Çok başarılıydılar. Ve benim için çok keyifli bir akşam oldu. Özellikle Rum havasında söyledikleri şarkı beni benden aldı. Bir ara internetten bulup dinlemeliyim… Daha iyisi mi; önce albümlerini almalı, sonra da kesinlikle bir kez daha canlı performanslarına katılmalıyım…


7 Ocak 2016 Perşembe

Densiz Personel

   Uzun bir süredir Amerika’da yaşayan çocukluk arkadaşım, İstanbul'a ailesini ve arkadaşlarını ziyaret etmeye gelmişti. Bizde birkaç gün önce buluşup Kadıköy’e gezinmeye çıktık. Tabii amaç beraber zaman geçirmek ve belki biraz sohbet etmekti. Meğer arkadaşımın alışveriş yapası varmış.
   Altıyol’da ismini vermek istemediğim sadece bayan giyim üzerine satış yapan bir mağazaya girdik. Arkadaşım reyonlardan beğendiklerini denemek için omuzuna atıyor, ben de bir yandan bakınırken, bir yandan da ona ürün öneriyordum. Elinde iki ürün vardı deneyeceği ve en son reyona gelmiştik. Arkadaşıma göre ben biraz daha uzun boyluyumdur. Dar bir alana gelip iki askılık arasında kalmıştım ve askılardaki ürünlere bakıyordum. Öyle bir dalmışım ki alışverişe, kendini kaybedenlerden biri oluverdim gene. O anda arkamda, “Yol versene geçeyim” diye bir ses duydum. Arkama dönüp bir baktım ki, çalışan personel… Sanki arkadaşıyım kadının. Bu ne rahatlık ve densizlik? O şokla sadece “Dövseydin bari” diyebildim. Arkadaşımda sağ olsun, deneyeceği ürünleri bıraktığı gibi çıktık mağazadan…
   Böylesine merkezi yerdeki bir mağazanın bu kadar kaba ve saygısız bir çalışanı olduğu için ben utandım. Şimdi düşünüyorum da, o anda o bayanı müdürüne şikayet etmek vardı. Ama bazen basireti bağlanıyor insanın… Neyse ki kendi arkadaş çevremden sağlam 3-4 müşteri kaybetmesini sağladım :) 

3 Ocak 2016 Pazar

Part-Time Satış Danışmanlığı İş Görüşmesi

   Yaklaşık üç ay önce internet üzerinden yaptığım başvurum, başvuru yaptığım tarihten iki ay sonra firma tarafından görüntülendi. Görüntülenmesinin ertesi günü, yani perşembe günü, öğle saatlerinde aradılar ve insan kaynakları görevlisi, çok kibar bir bayan kendisini tanıtmasının ardından, ilk mülakat için pazartesi günü görüşmeye çağırdı. Hatta o kadar kibardı ki, o gün uygun olup olmadığımı bile sordu. O havayla ajandamı kurcalayıp "O güne konken partim var, çarşamba olsa" diye sorasım gelmişti. Tabi yapmadım. Ne işim olacak ki! Evde boş boş oturuyorum. 
   "Görüşme yeri bilgileri, daha sonra size bir mesajla ulaştırılacak. Sizden ricam, yanınızda bir vesikalık fotoğraf getirmeniz" dedi. "Tabii! Teşekkür ederim. İyi çalışmalar" diyerek kapadım telefonu... O saatten itibaren aldı beni bir panik. Sürekli alışveriş yaptığım ve ürünlerini çok beğendiğim tekstil sektöründeki devlerden biri olan bu firmanın, bünyesinde çalışacak olmak da benim için bir ayrıcalıktı tabi. Görüşmeye giderken ne giyeceğim paniği yaşayarak başladım arkadaşlarımı aramaya… Çok yakın bir arkadaşım, “Kıyafet konusunda ben sana yardımcı olacağım, merak etme. Sen siyah bir pantolon bul” dedi. Evdeki klasik, düz, spor, bol bütün siyah pantolonlarımı denedim ama nafile… Kilo aldığım için hiçbiri olmuyor. Ertesi gün yani cuma günü, gittim bir Avm’ye, ürünlerini sevdiğim bir başka markanın mağazasına girip bütün siyah pantolonları denemek için reyonlardan aldım. Girdim deneme odasına. Üşenmeden hepsini bir bir giydim. Hatta sadece giymekle kalmadım; her bir pantolonu üzerime giydikten sonra, bir yandan, bir de önden fotoğrafını çekip tek tek arkadaşlarıma yolladım. Onlarında fikirlerini aldıktan sonra bir tane boru paça pantolonda karar kıldım ve ödemeyi gerçekleştirip mağazadan çıktım. Çıktım çıkmasına ama aklım bir başka pantolonda kalmıştı. Eve gidip ayakkabı da dahil hepsini denedikten sonra tam karar verebilirdim.
   Cumartesi günü arkadaşım ile buluştuk ve bana görüşmeye giderken giymem için bir çift çizme ve çanta verdi. Eve dönüp tüm kıyafeti denemek için giydim. Beyaz gömlek, V yaka siyah kazak, siyah pantolon, siyah çizme, gri çanta, gri trençkot… Tamamdım… Ama hiçte tamamım gibi gelmiyordu. Bir eksiklik vardı. FOTOĞRAF!!! L O an kalp krizi geçirebilirdim. Akşam saat altı olmuştu ve artık her şey için çok geç olabilirdi. Üzerime bir gömlek ve bir kazak geçirip altımda eşofman spor ayakkabılarımla kendimi sokağa attım. Ana caddeye çıkmak için hızlı adımlarla yürürken, insanların bakışlarını umursamamaya çalışıyordum. Caddeye çıktığımda bakışlar daha dehşet bir görüntüye sahip olduğumun göstergesiydi. -Altı forma üstü sorma- korkunç bir halde fotoğrafçı arıyordum. Nihayet buldum ve içeriye girdim. Ertesi gün almak üzere zar zor anlaştım ve poz verip çıktım. Eve döndüm. Odada asılı duran kıyafetlere bir kez daha baktım. Ama yok… O pantolon hiç içime sinmemişti. 
   Pazar günü bana çizme ve çantayı veren arkadaşımla buluştuk ve alışveriş yaptığım Avm’deki mağazaya geri gittik. Aklımda kalan pantolonu giydim ve arkadaşımda benimle hemfikir olup “Bu daha iyi durdu” dedi. Dar kesim bir pantolondu ve çok şıktı. Değiştirdikten sonra, eve döndüm ve iş görüşmesi için son hazırlıklarımı da yapıp güzel bir uyku çekmek için yattım.
   Sabah erken saatte kalkıp hazırlandım ve görüşme için verdikleri saatten iki saat önce evden çıktım. Malum İstanbul trafiği… Ne olacağı hiç belli olmaz derken 45 dakikada firmanın merkez binasının önündeydim. Çok heyecanlıydım. Sakinleşmek için bir çay içmeye karar verdim. Bir kafede oturup çayımı içip biraz da zaman geçirdikten sonra firmaya geri döndüm. İçeri girdim, danışmadaki görevliye iş görüşmesi için geldiğimi söyledim. Kaçıncı kata çıkacağımı söyledi. Asansöre bindim ve asansörün aynasında son bir kontrol yaptım. Salona girdiğimde genellikle benden küçük yaşlardaki gençler koltuklarda, taburelerde, masa çevresinde oturuyorlardı. Kat danışmasındaki sarışın bayan, “Hoş geldiniz. İlk görüşme için mi, ikinci görüşme için mi geldiniz?” diye sordu. “İlk görüşme” diye cevapladıktan sonra ismimi sordu ve “Buyrun. Biraz bekleyin sizi alacağız” dedi. Bir tabureye oturup çevreme baktım. Genci, orta yaşlısı, kızı, erkeği herkes benim gibi yarı spor yarı klasik bir şıklığa sahipti. Bu alandaki görüşmelerde, temiz ve kişinin kendine yakışanı giymesi gerektiğini düşünüyordum. Doğru yoldaydım. Benim yaşlarımda adaşım olan bir bayan girdi salona. Kendisini tanıttıktan sonra, “İlk görüşme için gelenler lütfen beni takip etsinler” dedi. L şeklindeki bir koridordan geçip dershane sıralarının olduğu bir sınıfa alındık. Yaklaşık 20-25 kişiydik. Bayan, kendisini ve firmayı tanıttıktan sonra, “Size bir tanıtım filmi izleteceğim, sonra görüşürüz” dedi ve filmi başlatıp sınıftan ayrıldı. Yaklaşık on dakika süren filmin son dakikalarında sınıfa geri geldi. Elindeki formları dağıttı. Formda kişisel bilgilerimizin dışında, deneyimlerimiz, eğitimimizle ilgili doldurulması gereken bölümler vardı. Ayrıca firmanın hangi markalarında ve hangi lokasyondaki mağazalarında çalışmak istediğimize dair sorular da bulunuyordu. İstedikleri vesikalık fotoğrafı da formun köşesine elden ele dolaşan zımba ile birleştirdikten sonra, formu tamamlayıp uzattım. Bir baktım ki ilk geri veren benim. Bu süre içerisinde kendini göstermeye çalışanlar, ilgi çekmek için garip garip soru soranlar da olmadı değil… Formların toplanması tamamlandıktan sonra tabi en altta kalan form benimki oldu. Görevli bayan, “Sizi şimdi daha iyi tanıyabilmek için sırayla çağıracağız” dedi. İçimden, “Ooo ooo benim form en altta kaldı, bari telefonu kurcalayayım da, zaman geçsin” derken, ikinci çağrılan ben oldum. Apar topar ayağa kalktım ve başka bir odaya geçmek üzere sınıftan çıktım.
   Odaya girmeden önce güleryüzlü bir bayan görevli, “Hoş geldiniz” dedi ve beni içeriye buyur etti. Masada yerimi aldıktan sonra karşıma geçti ve “Form üzerinden giderek sizi daha iyi tanıyabilmemiz için bilgilerinize beraber bakacağız” dedi. Kişisel bilgiler, eğitim falan derken çalışmak istediğim marka ve mağaza ilgili konuşurken, heyecandan gözüm seğirmeye başladı. Bildiğimiz göz kırpıyor gibiyim. Artık bana içinden sapık mı demiştir nedir bilmem. Geçmiş iş deneyimlerim bölümüne geldiğinde boş bıraktığımı görünce, “Tekstil ve mağazacılık sektöründe, satış danışmanlığı deneyimim olmadığı için yazmadım. Farklı sektör ve alanlar oldu. İsterseniz yazabilirim” dedim. “İkinci görüşmede zaten bu bilgileri isteyeceğiz sizden, o yüzden şimdilik gerek yok” dedi. Görüşmemizin tamamlanmasının ardından, birbirimize teşekkür ettik ve kendisine “İyi çalışmalar” dileyerek odadan ayrıldım. Koridorda diğer görevlileri de görünce otuz iki diş gülümseyiş ve tüm şirinliğimle ilerledim ve asansöre bindim. Bir kat sonra başka bir bayanla karşılaştık. Ne alakaysa o da gülümseyerek “İyi günler” dedi. O an satış danışmanlığı (tezgahtarlık) işinden vazgeçip görev ne olursa olsun, merkez binada çalışmak istedim. Bu kadar samimi, içten ve güler yüzlü insanlarla çalışmak gerçekten mükemmel olurdu. Ama gel gör ki üç hafta geçti, ne arayan var ne soran…


1 Ocak 2016 Cuma

Hoşgeldin 2016

   Yeni yılın ilk günü… Dünden ne farkı var? İşte kar yağmıyor, yerde buzlanmış kar parçaları var, hava biraz daha soğuk, az trafik falan… Onun dışında geri kalan her şey gene aynı… Tek iyi yöndeki fark, umutlar…
   “Tek sayıları hiç sevmem zaten, o yüzden 2015’i bombok geçirdim. Çift sayıları severim, şanslıyımdır, 2016 bana çok iyi gelecek” diyen gerzeklerden biri de benim. Artık ne olacaksa… Geçen sene tek tek girenler, bu sene çifter çifter girecek… Tabi dilerim öyle olmaz ama hayat işte... Karmaşa ve her gün bir hareketliliğin olduğu bir ülke ve şehirde, ben dahil herkesin enerjisinin daha öğleden sonra olmadan tükendiği bir yoğunlukta, bizi akışın içinde dik tutan tek şey; umutlarımız…
   Benim de bu yeni yıldan bir sürü beklentim var tabi. Şansım varsa ve piyango ya da herhangi bir uğur böceği omzuma konarsa ne mutlu bana. Zaten iki olasılık var, ya omzuma konar ya da kafama sıçar. Bakalım bu 365 gün içinde göreceğiz neler olacağını…
   Şimdi klasik dileklere geçecek olursam... Kalbiniz temiz olduğu müddetçe, gerçekten ihtiyacınız olan tüm dileklerinize kavuşmanızı umarım. Yeni yılda BEN DAHİL herkesin hayattan tüm beklentilerine ulaşmasını dilerim… Allah, kimseyi alıştığı yaşamdan uzaklaştırmasın. Üzüntü, keder ve acıların olduğu yılları geride bırakıp; yenilikleri ve güzellikleri kucaklayacağınız, sağlığın, şans ve başarının hep sizinle olduğu bir yıl dilerim… Mutlu yıllar!